18 Haziran 2020 Perşembe

Hasan Kılıç Efendi Hocayla Muhaverat

HASAN EFENDİ İLE PÖPORTAJ VE EFENDİ HAZRETLERİMİZİN KENDİSİNE GÖNDERDİĞİ MEKTUBUN TÜRKÇESİ

Yasin Karayel: Muhterem efendim, sohbetimize başlamadan önce doğum yerinizi, doğum tarihinizi ve okuduğunuz hocalardan kısaca bahsedebilirmisiniz.

Hasan efendi: 1930 yılında Trabzon’un Çaykara ilçesinin Çayırbaşı köyünde doğdum 10 yaşına kadar hafızlığımı orada yaptım. Ondan sonra okula gittim. 15 yaşına kadar hem okula hem işyerine birazda Arapça tahsiline devam ettik. Temel dînî eğitimimi validemden aldım. Kara hoca namıyla maruf bir hocamız vardı. Hafızlığımı bu hocadan yaptım. Daha sonra köyümüze başka hoca geldi. Biz de ondan emsile, bina, maksud ve hatta biraz daha ileriki kitapları okuduk. Babam vefat ettiği için ben daha çok ev işleri ile meşgul olmak zorunda kaldım. Of’un Sıraağaç isminde bir köyü vardı. Bu köyün eski ismi Çalek köyüdür. İşte orada bulunan Hacı Dursun Efendi’nin yanına gittim. İki kış orada kalarak Arapça okudum. Mahmut Efendi Hazretleri’de orada idi. Biz onunla doğum tarihlerimiz aynıdır. Hatta beraber askere gittik. Tabi o farklı bir yere gitti ben farklı bir yere gittim. Okuduğumuz medresede ben askere gitmeden önce Abdullah Vanlıoğlu, İhsan Efendi, Ömer Efendi gibi mühim şahsiyetler vardı. Onlar benden önce medreseye girdikleri için benden öndeydiler. 1952’de ben askere giderken onlar icazet almışlardı. Bulunduğumuz medresede Mahmut Efendi Hazretleri de talebe okutuyordu. Tam askere gitmeden önce bir talebe halkasına icazet vermişti. Ben askerliğimi Bursa’da, Mahmut Efendi Hazretleri’de Bandırma’da yaptı.

Yasin Karayel: Askerdeyken Efendi Hazretleri ile olan münasebetiniz devam etti mi?

Hasan efendi: Evet. Onunla mektuplaşıyorduk. Efendi Hazretler kendi köyünde okuturdu, talebelere ders verirdi. Ben o zaman talebeydim ama sanki onunla çok beraberliğimiz olmuş gibi askerdeyken mektuplaştık. Hikmeti ilahi işte… O zaman Efendi Hazretleri Bandırmada idi oradan biri gelir giderdi. Bize Efendi Hazretlerinden selam getirirdi. Bu vesile ile mektuplaşmaya başladık. Hala vardır Efendinin yazdığı mektuplardan bende. Hasbi Efendi toplamıştı o mektupları…

Yasin Karayel: Efendim o mektuplardan bir tanesini bize yayınlamamız için verebilir misiniz?

Hasan efendi: Elbette. Aslını iade etmek üzere verebilirim. Herhalde şu kitabın içinde bir tane olacak. Bakalım hangi mektupmuş. (bu arada kitabı alarak içindeki mektubu çıkarıyor)

Yasin Karayel: Bu Efendi Hazretlerinin kendi el yazısı mı?

Hasan Efendi: Evet kendi el yazısı. Bu mektubu bana ben askerdeyken değil hastanedeyken gönderdiği mektuptu. Bana teselli için yazmış olduğu mektup…

Yasin Karayel: Of’lu Hacı Dursun Efendi nasıl bir şahsiyetti. Talebeleri ile ilişkileri nasıldı. Ondan biraz bahseder misiniz?

Hasan efendi: Merhum çok cömert biriydi. Talebesine karşı çok şefkatli idi. Bir keresinde bir talebesi ortalıktan kayboldu. Birkaç ay medreseye gelmedi. Sonra haber aldık ki oradan bir kız kaçırmış ve evlenmiş. Tekrar geri döndüğünde Of’lu Hacı Dursun Efendinin elini öptü. Hacı Dursun Efendi ona şiirimsi bir nasihat etti: “Gizli oldun enişte, hata vardır bu işte”. Bir keresinde de Efendi Hazretlerine bir mektup yazmıştı: “Gençlikte amel eyle, demeki ben civane, sonra koca olursun söylersin natavanem”. Yani manası gençlikte amel et deme ben gencim, ihtiyarlarsan amel edemezsin. İşte Of’lu Hacı Dursun Efendi aynı bizim Ubeydullah hoca gibi şiirimsi nasihatlar ederdi. Medresesi çokta muhteşem değildi. Kitaplar elinde otururdu iskemlesine karşısına da talebeleri… Köylüler ona bol yemek verirdi ama kendisi yemezdi talebeye yedirirdi. Bizde o zamanlar Abdullah Vanlıoğlu ile beraber o gelen yemeklerden çok yemişizdir.

Of’lu Hacı Dursun Efendi geceleri ibadete kalkardı. Biz sesini duyardık. Bir keresinde bizim Nişanca imamı Hacı Dursun Efendinin yanına gitmişti. Hanımı öldüğü için efkarlanmış sigara içiyor. Hacı Dursun Efendi biraz sonra Nişanca imamının olduğu odaya çıktı kapıyı açtı bir baktı ki içerisi duman olmuş. Dedi ki: “Ya Ahmet Efendi bu soba tüttü herhalde açında biraz hava alsın burası”. İşte böyle nazik ve kibar birisiydi. Ahmet Efendiye yardımcı oldu evlendirdi onu. Hacı Dursun Efendi Ruus hocalarındandı. Türkiye’nin her yerinde vaaz ederdi. Bizim bildiğimiz birkaç kişi vardı böyle. Mesela Çolak Mehmet onlardandı. ReisilKurra idi. Ona da uğrardım onun köyü bizim köyle Hacı Dursun Efendinin köyü arasındaydı. Ben Çolak Mehmet’e okumak isteğimi söyledim oda bana sen falan yere git o daha çabuk okutur bizimki uzun sürüyor dedi.

Yasin Karayel: Ali Haydar Efendi Hazretlerine yetişemediniz galiba?

Hasan efendi: Yetiştim. Hatta bayram izni aldım geldim İsmailağa’ya bayramda da orada kaldım. Efendi Babamız camii içinde sağ tarafta oturuyordu. Böyle bembeyaz giyinmiş ayakları tutmadığı için cami içerisinde belli bir yere kadar arabayla gelirdi. Caminin harap bir vaziyeti vardı. Efendi Babanı büyük oğlu Şerif abi rüyasında İsmailağa Camii önündeki mezarlıktan büyük bir kol çıktığını ve “Ne durursunuz bu camiyi tamir etmezsiniz” diye şiddetli bir ses çıktığını gördü. Bunu Efendi Babaya söyleyince Efendi Baba hemen dernek kurup bu camiyi tamir edin dedi. O arada Mahmut Efendi Hazretleri terhis olmasına birkaç ay vardı. İmamlık imtihanları açılmıştı. İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’di. Efendi Baba dedi ki Mahmud Efendiyi de koyun imtihana girsin. Daha sonra biliyorsunuz Efendi Baba Bandırma’dayken Mahmud Efendiyle uzun görüşmeleri oldu. Bunları duymuşsunuzdur herhalde.

Yasin Karayel: Onları Bahaddin amcadan dinlemiştik.

Hasan efendi: Bu arada Mahmud Efendi Hazretleri askerliği bitirdiği zaman göreve başladı. Cami yeni yapıldığı için oraya hoparlör koymuşlar. Bunu Ömer Nasuhi Bilmen’e söylemişler. Oda hemen kaldırın demiş. Aradan yıllar geçince Ömer Nasuhi Efendi “Artık bu hoparlör her tarafa yayıldı. Bulunmasında bir mahsur yok” dedi. Bugün bildiğiniz gibi içerde hoparlör olsa da özellikle ezan minareye çıkılarak okunuyor.

Yasin Karayel: Tasavvuf deyince ne anlamalıyız veya siz ne anlıyorsunuz?

Hasan efendi: Şimdi her şeyin bir iç tarafı var. Bir zahiri mana var bir batıni mana var. Bir ruhsatla amel var bir de azimetle amel var. Yani tasavvuf azimetle ameldir. Bize göre yani Efendi Babamıza göre sünnete ittibanın adıdır tasavvuf. Nakşi tarikatında sünnete ittiba yolun esasını teşkil eder. Her şeyin bir hakikati vardır. Mesela Kâbe’nin bir hakikati vardır göründüğü gibi Kâbe değildir. Mesela Kâbe’nin hakikati Allah CelleCelalühu’nun evi olmasıdır. İslâm’ında hakikati vardır. İlim, amel ve ihlas. İlim okunarak elde edilir, amel ilmin ayakta yaşanmış halidir, ihlas ise tasavvuf ile elde edilebilir. Tasavvuf nefsi ıslah için vardır. Yapılan çalışmalar mürşid tarafından verilmiş bir reçete gibidir. Zaten tabibülkulüb (kalplerin doktoru) ve şefiüzzünub (günahların şefaatçisi) Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem olduğu için mürşidlerde Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in halifesi olduğu için verdikleri reçete Peygameber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e aykırı olamaz. Şimdi ayet-i kerimede Mevla Teala şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! İman ediniz” buradan anlıyoruz ki bütün müminlerin imanı imandır. Ancak bazısının ki suretâ bazısının ki hakiki imandır. Bu ayetin anlatmak istediği şudur: “Ey suretâ iman edenler gerçekten iman ediniz” gerçek iman nefsin iman etmesidir. Nefsin iman etmesi de tasavvuf ile olacaktır. Tasavvufun verdiği talimatla olacaktır. O da zikrullahtır. Doktoru mürşidi kamildir. Nitekim ey mutmain olmuş nefis Rabbinden razı olarak Allah CelleCelalühu’ya dön. İşte tasavvuf insanı Rabbisinden razı olacak kıvama getirir.

Yasin Karayel: Efendim, zât-ı âlinizin ismi Kumrulu Camii ile biliniyor. Bu camiye gelişinizden bahseder misiniz?

Hasan Efendi: Bursa’da askerliğimi yaptıktan sonra, Ramazan ayının gelmesine az bir zaman kala bir hemşerim bana: “Sen burada imamlık imtihanına gir de, burada vazife al” dedi. O zamanlarda gerçekten de büyük ihtiyaç vardı. Biz de imtihana girdik ve imamlığı kazandık. Askerden sonra 1-2 ay orada imamlık yaptık. Aslında benim niyetim İstanbul’a gitmekti. Hatta bir ara Mahmud Efendi Hazretleri’nin İstanbul’da imam olduğunu duydum. Bursa’dayken bir hoca buldum. Meşhur Ulu Caminin eski imamı Tevfik Efendi… Bu Tevfik Efendi çok cesur biriymiş, o yüzden camide fazla kalamamış. Çünkü hemen atmışlar. İşte bu Tevfik Efendi’den 3-4 ay okuduk. Ancak usulleri çok değişik olduğu için de gönlüm hiç istemedi. Nasıl ki insan sevmediği yemeği yiyemezse, ben de sevmediğim usulle ders okuyamadım. Neyse ki Mahmut Efendi Hazretleri’nin İstanbul’da imamlık yaptığını duyduğum için, onun muhakkak ders okuttuğuna da emindim. Bir bayram izni aldım, galiba Ramazan bayramıydı… Doğru İstanbul’a geldim. Fatih ilçesini buldum. Efendi Hazretleri’ni sordum. Dediler ki Çarşamba’da… Bende Çarşamba’ya geldim. Az ileride Mahmud Efendi’nin köyünden İsmail vardı. Onunla biraz sohbet ettik. Daha sonra Üsküdar Müftüsü rahmetli Abdullah Efendi’yle karşılaştım. Ona “ben okumak istiyorum” dedim. O da: “ Mahmud Efendi Çarşamba’da okutuyor” dedi. Ben de: “O zaman ben hemen Bursa’dan buraya geleceğim” dedim. Bunun üzerine Abdullah Efendi bana: “Madem bir vazife aldın, bırakıp gelme. Vazifeni buraya naklet” dedi. Ben de “tamam” dedim. Tamam dedim demesine de nakil nasıl yapılır hiç bilmiyorum. Biz de gittik müftülüğe Rahmetli Ali Fikri Yavuz da müftü vekili idi. Nakil için dilekçeyi yazdık. Abdullah Efendi beni Üsküdar Bağlarbaşı’na almak istiyordu. Bense Mahmud Efendi Hazretleri’nin derslerine gidebilmek için Çarşamba’ya yakın olmasını istiyordum.
Dilekçeyi göndermeden önce tayinimin çıkacağı Kumrulu Camiini bir görmek istedim. Şöyle camiye bir yaklaştım ki camiden vızır vızır sesler geliyor. Bir de ne göreyim; meğer talebe de varmış! Orada 15 tane Gönenli Mehmet Efendi merhumun talebesi vardı. Camiyi görünce dilekçeyi Bursa’ya gönderdik. O arada Bursa’ya gittim. Annemin ağır hasta olduğunu ildiren bir telgraf geldi. Annemi ziyaret etmek için müftüden izin almak istedim. Dedi ki: “Daha dün geldin, hemen izin istiyorsun”. Ben de çıkardım telgrafı, dedim ki: “İster ver, ister verme ben gidiyorum”. Bunun üzerine bir ay izin verdi. Gittik, rahmetli valideyle görüştük. Hastalığı çok da ağır değildi. Tekrar Bursa’ya geri döndüm. Müftülüğe uğradım. Evraklarım gelmişti. Evraklarımla beraber kitaplarımı da çuvalla sırtıma alarak müftünün yanına gittim. Müftü biraz veryansın etti. Hakikaten de o zamanlar ihtiyaç çoktu. Gerçi her zaman için din görevlisine ihtiyaç vardır ama o zaman daha çoktu. Sırtımda kitap dolu çuvallar da olduğu halde garaja geldim. Para-pul, hç bir şey de yok… Bilvesile Kumrulu Camii’ne ulaştık.
Burası o zamanlar ahşap bir binaydı. Tavanı neredeyse çökecekti. Bir ufak oda vardı, burada kalalım dedik. Aksaray’da eniştem vardı. Durumumuzu ona arz ettim. Daha sonra o da Kumrulu’ya geldi. Onunla 5-6 ay beraber kaldık. Daha sonra o gidince Mahmud Efendi Hazretleri’nden okumaya başladık. Ondan sarf, nahiv, fıkıh, tefsir, hadis hatta usul dahi okuduk.daha sonra halkayı Kumrulu’ya çevirdik. İşte burada biraz gözümüz açıldı. Elhamdülillah. Ama yine de çok tembellik yaptık.

Yasin Karayel:Burada gerçekten de ciddi bir eğitim alabildiniz mi?

Hasan Efendi: Maalesef arzu edilen gibi olmadı. Gerçi okuduk ama daha da iyi olabilirdi. Bir insan okuyacaksa tam okumalıdır. Bizim ki biraz laçka oldu. Ne de olsa buradayız, gelir-gideriz diyerekten işi uzattık. Dediğim gibi okumak çok önemli… Efendi Hazretleri’nin güzel bir sözü var; “90 yaşında bile olsan oku” diyor. Malum hadis-i şerifte “Beşikten mezara kadar oku” buyuruluyor. Elhamdülillah Çarşamba’dan çok hoca çıktı. Bunların bir kısmı ilimde çok da ilerleyememişse de, bir kısmı gerçektende ciddi bir seviyeye ulaştılar.
Yasin Karayel: Ali Haydar Efendi Hazretleri ile geçen bir anınızı anlatır mısınız?

HASAN EFENDİ: O zaman biz vazifeyi burada aldığımız için hemen manevi yola girelim istedik. Efendi Baba Ali Haydar Efendi Hazretleri sakala çok önem verirdi. Daha ilk görüşmemizde bile “sakal bırak” buyurmuştu. Manevi dersimi Nuri Efendi vermişti. Efendi Baba Hazretleri ders vermediği zamanlard damadı Nuri Efendi verirdi. Allah rahmet eylesin İhsan Efendi hocamız vardı. Akyazı’da imamdı, vaaz verirdi. Ali Haydar Efendi Hazretleri ona “sakal bıraksın” diye haber gönderdi. İhsan Efendi de: “Kendisi bıraktı, bizden ne istiyor, oradan bize haber gönderiyor” dedi. Daha sonra İhsan Efendi buraya gelmişti. Beraber Ali Haydar efendi Hazretleri’ni ziyaret etmeye gittik. Tabii o daha ilk defa yanına giriyor. Müsaade aldık ve yanına girdik. Oturuyordu ve kitaplarına bakıyordu. O sıralar gözü görsede kulağı duymuyordu. Bayağı yaklaştık Efendi Babaya… Tabii kulakları duymadığı için yazıyla sorularını cevaplıyoruz. İhsan Efendiye ismini sorunca İhsan Efendi kağıda ismini yazdı. Efendi Baba İhsan isminin yanına “kabih” yazdı ve “İhsan Kabih” diye birkaç kere tekrar etti. Bize sakalın önemiyle ilgili bayağı konuştu. Oradan çıktıktan sonra İhsan Efendi hemen sakal bıraktı.

Yasin Karayel: Ali Haydar Efendi Hazretlerinin sohbetleri nasıl olurdu?

HASAN EFENDİ: Sabah sohbetleri çok feyizli olurdu. 2-3 saat sürdüğü bile vâkiydi. Hatta bazen öğlene kadar devam ederdi. Tabii o zamanlar o kadar serbest değildi ortalık. Öyle olurdu ki tekkenin yanından geçerken yan bile bakamazdınız. Hemen sorarlardı, “oraya niye baktın” diye. Yine de biz gittiğimiz zamanlarda biraz da olsa serbestlik vardı. En azından ziyarete gidip gelebiliyorduk. Bazen 5 kişi hatme hâce yapardık da elimizdeki taşları bitiremezdik.

Yasin Karayel: Ali Haydar Efendi Hazretleri’nin Mahmud Efendi Hazretleri’ne manevi emaneti tevdi etmesi nasıl oldu?

HASAN EFENDİ: Bir gün Efendi Baba Ali Haydar Efendi Hazretleri, Mahmud Efendi Hazretlerini çağırdı. Onu kadınlara vaaz vermek için göndermek istedi. Mahmud Efendi dedi ki: “Efendi Hazretleri bu vaaza gitmeyeyim. Kadınlara vaaz vermekten çok korkuyorum”. Bunun üzerin Ali Haydar Efendi: “Allah CelleCelalühu sana göz verdi, kapak verdi. Kaparsın, görmezsin” dedi. “İyi ama ben görmesem de onlar beni görürse” diye sorunca Mahmud Efendi Hazretleri, Ali Haydar Efendi Hazretleri şöyle cevap verdi: “Sana bakmazlar, çünkü sen sakallısın” dedi. Bu şekilde Beykoz’a ve diğer yerlere çok göndermişti. Çünkü çok büyük ihtiyaç vardı.

Yine bir gün Mahmud Efendi Hazretleri Hacı anneye “Mahmud nerede?” diye sordu. “yok” cevabını alınca şöyle demiş: “Mahmud’a yetmiş çift manda taksanız benden ayıramazsınız” sonra hacı anneye Mahmud Efendi Hazretleri’nin gelip gelmediğini tekrar tekrar sordular. En sonunda gelince Efendi Baba aceleyle yanına çağırdı. Mahmud Efendi Hazretleri koşa koşa gitti. Yanına çıktı ve şöyle söyledi: “Evladım! Artık emrolundum, emaneti size veriyorum. Ancak bir şey yazmıyorum. Başıma kalkarlar. O yüzden sana sadece söylüyorum”. Efendi Baba yakın çevresinden çekinmişti. Çünkü o sıralar bazı tatsız hadiseler oldu. Hatta önceleri Ali Haydar Efendi Hazretleri’nin damadı Nuri Efendi bile emanetin Mahmud Efendi Hazretleri’ne geçmesini kabullenememişti. Ama daha sonradan geldi, Efendi Hazretleri’nden helallik istedi ve sarıldı.

Yasin Karayel: Ali Haydar Efendi ve Mahmud Efendi Hazretleri ile tanıştığınızda başka hocaefendileri de tanıyor muydunuz?

HASAN EFENDİ: Fatih müftüsü Ali Yekta Efendi vardı. Beşiktaş Müftüsü Fuat Çamdibi, Çolak Mehmet Efendi vardı. Çolak Mehmet Efendi, Efendi Baba’nın yazıcısıydı. Biliyorsunuz Efendi Baba dört mezhep müftüsüydü. Mahmud Sami Ramazanoğlu Hazretleri vardı. Efendi Baba’nın cenazesini kıldırmıştı. Mahmud Efendi Hazretleri ile ziyaretine çok gittik. Ancak çoğunda rahatsız olduğu için içeri giremedik. Aynı şekilde İskender Paşa’ya giderdik.

Yasin Karayel: Mahmud Efendi Hazretleri son zamanlarında sevenlerine daha çok neleri tesviye ediyor? En çok hangi hususların üzerinde duruyorlar?

HASAN EFENDİ: Şimdi günümüzde maalesef tarikatlar çok bozuldu. Ancak Nakşî tarikatının kolları bozulmamıştır. Aslında onunda çoğunda bozukluk meydan gelmiştir. Ama özellikle bizim kolda Efendi Hazretleri’nin ciddiyeti sayesinde bozulma asgari düzeye indirilmiştir. Bozulmaktan kastımız da usulün, esasın bozulması değil, manevi ders alanların derslerine riayet etmemesi… Efendi Hazretleri bu hususun üzerinde çok duruyor. Muhtelif sohbetlerinde hep şöyle buyururlardı: “Bir fide diktin. Sulamazsan ne olur? Kurur. Manevi yol da işte böyledir”.
Anadolu’ya gittiğimizde de mesela bir köyde tek bir kadın var ihvandan… Onu bulur, dersini değiştirir, kuvvet verir, hal-hatırını sorardı. Bir keresinde hatırlıyorum Pendik’e gitmiştik. Yaşlı bir nine var İhvandan… Onu tam bir saat aradık. Sonra bulduk ve hal-hatırını sorarak dersini değiştirdik. İşte Efendi Hazretleri böyle hassas bir insan olduğu halde ona bağlı olanların bile bir kısmı dersler konusunda çok aksak. Bakıyorsun adamın on senelik dersi var, hâlâ kenarda duruyor. Manevi yolda usul böyledir. Aldıysan yapacaksın, ya da hiç almayacaksın. Bu manevi dersler reçete gibidir. Nasıl ki insan hasta olduğunda doktor reçete verir. O reçetedeki ilaçları kullanmazsa hastalığı artar. Aynı şekilde mürşid-i kâmil de maneviyat doktorudur. Reçetesindeki ilaçlar harfiyen kullanılmalıdır. Kullanılmazsa ilaçlar yani dersle zamanında yapılmazsa kişinin maneviyatı ölür.
Birisi vardı, Efendi Babamız’ı severdi. Efendi Babamız onun için derdi ki: “Bunun da güzelliği bu işte. Derslerini zamanında yapıyor. En çok sapık tarikattan çıkar. Niçin? Çünkü kendi nefsine pay verir. Ben tarikattayım o değil, benim sakalım, cübbem, sarığım var, onun yok dedi mi işi bitti zaten.
Bilirsiniz ki şeytan en çok ibadet eden idi, en âlim o idi. Ama emri yerine getirmedi, Hz. Âdem’e secde etmedi. Benlik davası güttü, ebedi lanete müstahak oldu. O yüzden dünyayı amel ile doldursan ihlas olmadan olmuyor. İşte ilm-i tasavvufun mevzuu ihlası elde edebilme yollarıdır.
İslâm dini üç esas üzerine kurulmuştur; ilim, amel ve ihlas. İlmi okuruz, ameli de yaparız amma ihlası kolay kazanamayız. İşte tasavvufun amacı kulları ihlas kıvamına ulaştırmaktır.
Tabii bu arada bir insanı kurtarmak kadar mühim bir iş yoktur. Nasıl ki bir adam binadan aşağı düşse onun kafir olup olmadığına bakılmaz, kurtarılmaya çalışılır. Aynı şekilde dışarıda günah bataklığına batmış olan insanları da kurtarmaya çalışmalıyız, onlara merhamet nazarıyla bakmalıyız.

Yasin Karayel: Efendim, talebe kardeşlerimize neler tavsiye edersiniz?

HASAN EFENDİ: Tavsiyemiz Efendi Hazretleri’nin tavsiyesidir. Buyurdular ki: “Talebeler okusun, okutsun. İlmiyle âmil olsun”.

Yasin Karayel: Efendim, zât-ı âlinizi çok yorduk. Bu anlattıklarınız muhakkak ki tarihe şahitlik edecektir. Özellikle en mühimi Muhterem Hacı Mahmud Efendi Hazretleri’nin ve onun irşad usulünün tanınmasına bu mülakat katkı sağlayacaktır inşaallah. Her zaman için dualarınızı bekliyoruz.

HASAN EFENDİ: Allah Teâlâ hayır işlerinizde başarılar versin, ihlas versin inşaallah. Nefse kapılmaktan, yaptığı işleri büyük görmekten muhafaza eylesin. Gerçi büyük bir hizmet yapıyorsunuz. Ama yine de nefse pay vermemek lazım. Mevlâ Teâlâ hizmetinizde muvaffakiyetler versin.

Efendi Hazretlerinin Mektubunun Türkçesi

Sevgili ahî fillâhımız Efendi Babamız'ın emanetine,
Çoktan beri intizârında olduğum mektubunuzun vüsûlü ile sürûr-u hâsıl oldu, okudum. Zâhiri bir hastalığınız olmadığından çok memnun oldum. Mânevî hastalığınızdan üzülüyoruz. Bilirsiniz ki oraya kadar ziyaretinize gelmekten usanmam. Lâkin önümüzde ne kadar mâniler olduğunu bilirsiniz. Biz sizin uzaklığınızdan ne kadar merakta olduğumuzu bilirsiniz. İnşaallahuteâlâ bu uzaklık ebedî yakınlığa tebeddül eder. Ne diyelim herşeye kâdir olan Mevlâmız böylece takdir buyurmuştur. Hâlbuki bizlere anamızdan babamızdan fazla acır olduğuna inanmışız. Bizlere her ne takdir buyurmuş ise şüphesiz bizler için en hayırlı odur. Fakat bizler bunu bilemeyiz. Meselâ Yakub ve Yusuf Aleyhimesselâm Hazretlerini düşünmeliyiz. Bunlar ki Enbiyâ-i İzâmhazarâtındandırlar. Bu ayrılık ibtilasını ne şekil çektiler. Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerinin miracdan geri rücû etmesi de böyledir. İşte "Eşeddül belâ-i ale'lEnbiyâSümme'l evliya Sümme'lemselüfe'lemselü"* bu hadisenin beyanıdır. Düşünmek lâzımdır ki, ekseri büyüklere böyle olmuştur. Sabredelim. Belki Mevlâmız'ın muradıdır diyerek razı olalım ve telezzüz edelim. O'nun bize ihtiyarı olduğundan dolayı. Üzüntüyü terkedelim.
Bizim Hacı Efendi, Süleyman ile beraber buradadırlar. Selam ederler, sizi sordular. Göreyim sizi, şen olasınız. Biz sizi unutmadık. Mevlâ unutturmadı ve inşaallah unutturmayacak. Arasıra bizlere mektub yazasınız. Derslere çok dikkat edesiniz. Mânâsını düşünerek tevhid okuyasınız. Çok terakki edesiniz. bu askerdir bu işi haklayacağım diye kolları ve paçayı sığayasınız. Bu taraftan başka yaramaz havâdis yoktur. Hamdolsun biraz iyiyim. Çok dua edesiniz. Bâki selam ve hürmetlerimle gözlerinizden öper, hayır dua ederim.
Kardeşiniz fakir-i miskin Mahmud Ustaosmanoğlu

*[Belanın en şiddetlisi önce peygamberlere sonra velilere sonra da kademe kademe diğer müminlere gelir.]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İsmailağa-Cübbeli ihtilafında Hanım Anne Rolü

 Müşerref Hanım annenin (Ahıska yy) Marifet Derneğinin dümen suyuna girme sebepleri: 1: Kendisi aşırı Erbakan hayranıdır. İsmini andığında b...